Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
15 Mayıs 2008 / 19:05

Şeyhmus Diken'le Röportaj

Yüzünü Diyarbekir’e dönüp nefes aldığına inanan bir dolu beni âdemden biri olan Şeyhmus Diken'le Yüksekova Haber okurları için çok özel bir röportaj:

Nezmi Yıldız'ın Ünlü Yazar Şeyhmus Diken ile yaptığı özel röportaj:

 

 

- Şeyhmus Diken kimdir?

 

Şeyhmus Diken, yüzünü Diyarbekir'e dönüp nefes aldığına inanan bir dolu beni âdemden biridir.

 

- Kürt Edebiyatı ve Kültürü hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

 

Kürt Edebiyatı; 80 yıllık cumhuriyet politikalarının; dile, kimliğe, kültüre dayalı yasakçı anlayışlarına rağmen ısrarla kendini yaşatıp, bugün varoluşun vurgusunu yaparak kendini ifade eden bir edebiyattır.

 

Kürt Edebiyatının özellikle 12 Eylül askeri darbesinden sonra dünyaca tanınmasının ilk ve simgesel dışavurumu, Mehmed UZUN ve yazdıklarıdır. Uzun, önce ve ısrarla edebiyatını kendi anadili Kürtçede yapıp, bütün diğer öncüler gibi bedenini siper ederek bir hat açmıştır sonrakilere.

 

Kürt edebiyatı, bugün en azından çok eski tarihlere gitmeden “10 ya da 20 yıl öncesine göre çok daha iyi bir durumdadır” demek, yanıltıcı olmaz. Bölgede iki dönemdir Demokratik Toplum Partili belediyeler üzerinden yaratılan kurumsallaşmalar ve festivaller ya da benzeri kültürel açılımlar ciddi ölçüde dilin, yani Kürtçenin hem gündelik hayatta hem de yazılı alanda kullanımını yüksek ölçüde dolaşıma sokmuştur. Buna elbette engellemelere rağmen görsel ve yazılı Kürt medyasını da dâhil etmek gerektiği kansındayım. Bu çabalar Kürt dili ve kültürü açısından kayda değer gelişme ve çabalardır. Dil ve dille hayat bulan edebiyat ancak böyle varlık bulur ve kendini sürdürür.

 

Mehmed Uzun'dan sonra ya da Mehmed UZUN'la birlikte Kürtçede eser verecek olan şahsiyetlerin kanımca işi daha kolaylaşmıştır. Gerçi, Uzun Kürtçe edebiyatta çıtayı bir miktar yükseltmiş, iyi de etmiştir. Bu edebi yüksek çıta, uluslararası anlamda edebiyat yapacak Kürt edebiyatçılarının da simgesel manada işlerine yarayacak bir örnek teşkil edecektir. Ayrıca Kürtçe yazmakta ısrar edenlerin Uzun'un yaptıkları ve yazdıklarından sonra, kabullerinin de adeta tetikleyicisi olacağını söylemek bir hafıza okumak şeklinde de algılanmamalıdır.

 

Nitekim düne kadar Kürtçeden çevirilere Mehmed Uzun'un eserlerinin dışında pek de sıcak bakmayan kimi egemen Türk yayın dünyası, Kürtçe yazmakta ısrar eden Kürt edebiyatçıların Türkçeye çevrilen eserlerine, tekil de olsa kapı aralamaya başlamışlardır. Bu kayda değer bir ispatı vücudun tezahürüdür. (Firat Cewerî'nin Kürtçesi “Payîza Dereng” olarak yazılıp yayınlanan güzel romanının geçtiğimiz günlerde Muhsin Kızılkaya tarafından Türkçeye çevrilip İthaki Yayınları arasında çıkan “Geç Bir Sonbahardı” kitabı belki de bu ilk örneklerden biri olmaya “Hayırlı” bir başlangıçtır.)

 

- En çok etkilendiğiniz yazarlar kimlerdir?

 

 Yazmak ve konuşmak; ikisi
 birbirinin  mütemmim cüzüdür.
 Kimi insan iyi yazar, iyi
 konuşamaz. Kimisi de iyi hatiptir
 de eli kaleme gitmez.

Bu, çok sık rastlanan ve yanıtı, okuru belki de yanlış yönlendirebilecek bir soruya yanıttır. İnsan teki hayatı boyunca değişik zamanlarda farklı yazarlardan etkilenebilir. Bizatihi eli kalem tutan biri de bir başka yazardan etkilenebilir. Zihninde yeni ufuklar açabilir. Yazmak, eli kalem tutmak, yazmaya dair hep örnek teşkil etmeyi, hep “en iyi bilen” gibi algılanmayı haklı kılmaz. Yazmanın bizzat kendisi, hep yeni şeyler öğrenmek ve yazdıklarını, yazacaklarını yeniden bir kez daha kurgulayıp paylaşmayı beraberinde getiren bir çabadır.

 

Bu vesileyle özellikle 19. yüzyıl Fransız ve Rus klasiklerini ve yazarlarını, doğu dünyasının mistisizmini yansıtan eserler ile doğu klasiklerini, Ehmedê Xanî'den Mehmed Uzun'a Kürt yazılı edebiyatına emek vermiş şahsiyetlerin yazdıklarını, bir de Kürdi yanımı hep besleyen Kürt Dengbêj geleneğinin piri Garabetê Xaço'yu mutlaka vurgulamalıyım.

 

- Söyleşi ve panellere sıkça katılıyorsunuz. Kendinizi, yazarken mi, yoksa sözlü olarak mı daha rahat hissediyorsunuz?

 

Yazmak ve konuşmak; ikisi birbirinin mütemmim cüzüdür. Kimi insan iyi yazar, iyi konuşamaz. Kimisi de iyi hatiptir de eli kaleme gitmez. Açık söyleyeyim. Benim bu manada bir sıkıntım yok. Yazmayı da konuşmak kadar birlikte ve rahat yürüttüğümü söylemem “ukalaca” bir ifade gibi algılanmamalı. Konuşurken panellerde ya da değil, sohbet eder gibi doğaçlama tarzda konuşmak daha çok içime siniyor. Ama zaman zaman önceden hazırladığım bir metin üzerinden konuşma yaptığım da elbette oluyor. Yazarken de, yazı dilinde artık çok rahat ve kendime ait bir üslup yakaladığımı söyleyebilirim. Mesela bu röportajdaki beni ifade eden isimleri çıkarın, okurum röportajı okuduğunda, bu Şeyhmus Diken'dir der…

 

- Türkiye'de son zamanlarda yaşanan süreçte biriken sorunlar karşısında aydınların ortaya koyduğu tavırları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Aydınların zaman zaman yürekli çıkış yaptıklarını / yaptığımızı bilmeme rağmen, aydın sorumluluğunun yeterince kamuoyu nezdinde varlık bulmadığını ifade etmeliyim. Sıkça kamuoyu ile paylaşılan basın bildirilerine ve imzalara rağmen yazılan, imzalanan ve paylaşılanların muktedirlerce yeterince ciddiye alınmadığına inanıyorum. Bu pek de sevimli olmayan saygısız dönemde aydın duruşu manasında imzalardan öte başka bir takım duruş örneklerinin denenmesinde ve de ısrar edilmesinde gerek var diye düşünüyorum.

 

- Kitaplarınızda farklı bir anlatım tarzı ve içeriği var. "Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım, İsyan Sürgünleri, Amidalılar Sürgündeki Diyarbekirliler" hatta daha önce yayınlanan “Sırrını Surlarına Fıslıdayan Şehir, Diyarbakır” kitaplarınızda, Kürt aydınlarının Diyarbekir'den sürüldüğünü de dile getiriyorsunuz. Ve sürülmeyle birlikte çok büyük acılar yaşandığını paylaşıyorsunuz. Bunları yazarken nasıl bir ruh hali yaşadınız?

 

Sözünü ettiğiniz üç kitap “Saklı Şehrin Tarihinin Tanıkları” adını verdiğim ve daha önce yayınlanmış “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir, Diyarbakır” kitabımla birlikte bir kadim şehir olan Diyarbekir'in son yüzyılının tanıklıklara da dayalı bir varoluş hikâyesi…

 

 Elbette bu memleketten uzak
 düşüşlerin sonrasında bir de
 dönüşlerin, geri döndükten sonra
 yitirilişlerin / yitirilmişlerin /
 yitirilmişliklerin hikâyeleri de var
 bu kitaplarda.
Şehir üzerine yazmak ve paylaşmak her zaman açık uçlu bir hesaplaşmayı beraberinde taşıyor. Eğer yazdığınız aynı zamanda yaşadığınız ve sizin bir parçanız belki de benim gibi varlık nedeniniz olan şehirse, bu beraberinde büyük bir sorumluluğu elbette taşıyor. Yazarken, konuşurken, insanlara anlattırırken hep bir öğrenme süreci içinde olduğunuzu bilerek ve yaşayarak “işinizi” yapıyorsunuz. Bu “iş” algısı elbette ciddi bir sorumluluk bilincini de beraberinde getiriyor. 'Aman yanlış yapmayayım!', telaşı çok öne çıkabiliyor. Sonuç da üzerine konuştuğunuz ve dertleri serencamları paylaşılan şehir, bir dolu insan tekinin yüzünü döndüğü, beklentilerinin olduğu, hatta şehrin duruşuna göre kendisine politik mevzileniş belirlediği bir şehir olunca bu sorumluluk defalarca artıyor. İşte benim kadim şehrim Diyarbekir'e dair sorumluluğum ve yaptığım ya da yapmak istediklerim böyle bir bakış açısının ürünü…

 

İsyan Sürgünleri, Şeyh Saîd İsyanı sonrası Mecburi İskân Kanunlarıyla memleketlerinden sürgüne giden ailelerin kimi şahsiyetlerinin, gittikleri şehirlerde hayata yeniden tutunurken, aynı zamanda “asaletlerini” ve geride koydukları şehirleri, hayatları ve insanları da unutmadan içlerinde bir gün uzak düştükleri topraklarına geri dönüşün iç yakan hasretiyle yaşadıklarının derin hüzünkârlığı…

 

Amidalılar – Sürgündeki Diyarbekirliler- ise, İsyan Sürgünlerinden 60 yıl sonra bu kentin aydınlarının modern zamanlarda yeni politikalarla tanış olduktan sonra, zamanın modernleşmesine rağmen egemenin Kürde dair “inkârcı” mantığının hâla tezahürünün darbe sonrası politik Kürt şahsiyetlerini bu kez diasporaya sürgüne yollayışının, sürgün kapısını gösterişinin hikâyeleri…

 

Elbette bu memleketten uzak düşüşlerin sonrasında bir de dönüşlerin, geri döndükten sonra yitirilişlerin / yitirilmişlerin / yitirilmişliklerin hikâyeleri de var bu kitaplarda.

 

Açık konuşmak gerekirse bu yerel ve sözlü tarih çalışmaları şimdiden adreslerini buldu diyebilirim. Yazarken, konuşurken, kitaplar yayınlanırken ve yayınlandıktan sonra yitirdiklerimiz oldu bu şahsiyetlerden. Ve sonra düşündüm ve kendime dedim ki; “İyi ki bu çalışmaları yapmışım.” Yapmasaydım, o insanlar yaşadıklarını paylaşmadan göçüp gideceklerdi. Çünkü bu şahsiyetlerin içinde “kalem erbabı olmayanlar” epeyce çoğunluktaydı. Anlatmasalardı, konuşmasalardı, yazılmayacaktı. Kalakalıp unutulacak ve sadece kırık dökük aile anıları manzumeleri kalacaktı geriye yakınlarının belleğinde…

 

- Kitaplarınızda sürekli geçmişe dönük ve geçmişe ait izlenimler var. (Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım - Sırrını Surlara Fısıldayan Şehir, Diyarbakır) geçmişte aradığınız nedir?

 

Şimdi tabii ki, övünmek kimilerini gocundurmamalı. Bizler sonuç da birkaç yüzyıllık şehirlerin sakinleri değiliz. (Bu Hakkâri coğrafyası için de geçerli) Konuştuğumuzda 3–5 bin yıl hatta daha da ötesine gidebiliyoruz. Mesela Diyarbekir derken işte 34 uygarlığın şehirden gelip geçtiği, hemen hepsinin de izlerinin, kalıntılarının bir yerlerde görünür ya da saklı olduğunu biliyor ve söylüyoruz. Bu başlı başına bir tarih, kimlik, kültür bilinci ve birikimidir. Dolaysıyla böylesine binler yıllık bir kültürel mirasa sahip olanların “mirasyedi” gibi davranmaya ve bunları hiç yokmuş, hiç yaşanmamış gibi hoyratça yaşayıp, adeta gününü gün edip tüketmeye, hakları olmaması gerekir diye düşünüyorum.

 

 Sanmayın ki dili yok,

 Elbette var

 Taşlarının diliyle konuşur

 Sırlarını surlarına fısıldayan
 memleket…

Çünkü çok önemli tarihi ve kültürel mirasın sahipleri ve çocuklarıyız. Sonra bu bilgilerin cahili değil, bilenleriyiz. O halde sorumluluğumuz bir kat daha çok. Bu bildiklerimizi yeni bilgilerle harmanlayıp hem çocuklarımıza anlatmak, bilmeyen ve bilmek isteyenlerle paylaşmak, hem de yazılı ve görsel olarak sonraki nesillere devretmek gibi bir yük altındayız. Bu kabul edilmeli ki; meşakkatli bir iş. Ama zor olduğu kadar da keyif verici…

 

İşte! Daracık Diyarbekir Küçelerinde bir pêwxas gibi kendinizi koyvermiş gezerken birden bir duvarda o güne kadar fark etmediğiniz yazılı bir taşı o an fark ettiğinizde ne denli önemli bir hazinenin sahibi olduğunuzu bir kez daha hissetmiş oluyorsunuz. Ya da o güne kadar bilmediğiniz ve şehre dair bir yaşanmışlığı ilk kez elinize geçen bir kaynakta okuduğunuzda gözlerinizdeki ışıltı! Bu aynı zamanda bütün engellemelere ve bütün ebedi yokediliş kurgularına rağmen hâla var olmanızın güven tazeleyen bir varoluşu gibi algılanmalı…

 

Sonra da dile geliş tabii;

 

Sanmayın ki dili yok,

Elbette var

Taşlarının diliyle konuşur

Sırlarını surlarına fısıldayan memleket…

 

- Her yazınızda mutlaka Diyarbekir'i anlatıyorsunuz. Diyarbekir'de sizi etkileyen şey nedir?

 

Yazılarımda ve kitaplarımda daha çok Diyarbekir'i anlatmam, bu kadim şehrin egemenlerin bütün saldırılarına karşı dimdik ayakta durmasında yatan gizdir diye tek cümleyle ifade edebilirim.

 

Takdir edilmeli ki; mesele sadece fiziksel mekân olarak şehirlerdeki yapıları anlatmak olsaydı, bu çok kolay bir iş olurdu. Bir miktar mimari bilgiyi, biraz gezginlik birazcık da gözlemle harmanladınız mı, çok rahatlıkla becerilirdi bu? Ki bu Diyarbekir'e dair daha önce epeyce yapılmış bir iş, yani fiziki mekânı bir daha yeniden tarif etmek! Ben bu şekilde yapamazdım. Yapsaydım önceki yapılanları kaba bir şekilde yeniden tekrar etmiş olurdum.

 

Çünkü bu şehirde, Diyarbekir'de insanlar da vardı. Ve bu insanlar egemenlerin bütün saldırılarına karşı yüzyıllar hatta binyıllar boyu direnmişlerdi. Onları bu direngenlik diri tutmuştu. İşte bu muhalif duruşları muktedirlerce her zaman cezalandırılmalarını ve bedel ödemelerini gündemleştirmişti. Kanımca benim tutunma noktam işte tam da bu söylediğim insan ve mekân boyutlu ilişki üzerinden varlık bulmalıydı. İtiraf edeyim ki, özellikle Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir kitabıma başladığımda “bu zor bir iş, acaba becerebilir miyim,” sorusunu sıkça kendime sordum. Ama kitap çıkıp okuru ile buluştuktan ve diğer kitaplar da yayınlandıktan sonra vicdanen rahatladığımı açıkça söyleyebilirim.

 

Bir cümle: o da şu; Diyarbekir; muktedire meydan okumadır. Bazen de bizatihi kendine meydan okumadır. Çünkü Diyarbekir taşra değil, alternatif metropoldür. İşte bu şehrin, Diyarbekir'in diri ve muhalif yanıdır en çok beni bu şehre bağlı ve “mecbur” hisseden. Tabi bazalt taş dokulu mekânları da insan tekinin bütün yıkıcılığına karşı kendini koruyarak binyıllardan buyana bugünlere gelmişse, insanına kan-can-ruh katmışsa, taşa işlenmişse düşler, bundan ala daha ne istenir ki! Kendi adıma…

 

- Günde kaç saat kitap okursunuz, kitaplarla aranız nasıl?

 

Üçüncü kitaplığımı 12 Eylül 1980 sonrası yeniden kurdum. Şimdi yaklaşık 12 bin kitaptan oluşmuş bir kitaplığım var. Eskiden daha çok okuyordum. Ama iki nedenle okuma hızım bir miktar düştü. İlki 4 yıl öncesine kadar bilgisayar diye bir teknik alet dünyamda yoktu. Kitap okumaya daha çok zaman ayırabiliyordum. Günde 8 saat okuduğum da oluyordu. Şimdi bilgisayar üzerinden yazmak, yazışmak, haberleşmek, metin okuyup, bilgilenmek gibi “modern zamanların icadı” epeyce zamanımı alıyor. Bir de şimdilerde yazmak ve konuşmak da çok zamanımı alıyor. Yine de günde bir iki saat kitap okumaya zaman ayırmaya çalışıyorum…

 

- Birçok değerli insanla, (Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Mehmed Uzun, Yaşar Kemal, Tarık Ziya Ekinci ve daha başkaları) aydınlarla dostluğunuz olduğunu biliyoruz. Bunların içersinde sizi en çok etkileyen kişi yada kişiler kimler? Yazar dostlarınızla ortak anılarınızdan unutamadıklarınız var mı?

 

Burada telaffuz ettikleriniz ya da etmedikleriniz her bir dostla, zaman içinde değişik anılarımız elbette oldu. Bunları ilk ağızda dillendirmek zor! Belki bunlardan sadece birini paylaşmak- o da daha önce bir denememde yazdığım ve de Mehmedin kitabında paylaşıldığı için-söz konusu olabilir.

 

Sevgili dostum Mehmed Uzun, Hawara Dîcleyê kitabına yeni başlamıştı. Diyarbekir'e geldi ve Diclenin akışını Diyarbekirin önlerinden görmek, gözlemek istediğini söyledi. Gittik, birlikte baktık Dicleye, On gözlü köprünün oralardan. “Benim kafamdaki Diclenin akışından bu roman zor çıkar, beni bir de Cizre'ye götürmen lazım” dedi. Olur dedim. Denedik o kez olmadı. Cizre çok karışıktı o yıllarda. Yaklaşık 10 ay sonra biraz da zahmetli bir uğraş sonunda Mehmedi Cizre'ye götürdük. O zamanda zordu. Mehmed için riskliydi. Bunu Mehmed de “Bir Romanın Hatıra Defteri”nde yazdı ve anlattı. Mîr Bedirxan'ın konağına kadar girip gördük. Sonra da “Diclenin Sesi” yazılıp okurla buluştu. Toprağı bol ruhu şad olsun. Erken gitti, kafasında çok projeler ve yazılacak o kadar çok şey bıraktı ki geriye!

 

- Kürt sorunuyla ilgili güncel yazılarınızı takip ediyoruz. Ne diyorsunuz bu gidişat hakkında?

 

 Kürt Sorunu elbette demokratik
 ve barışçı yollarla çözülecek.
 Bugüne kadar şiddetçi
 politikalarında kürdü yok
 sayarcasına politika yapanlar da
 yaptıklarından utanacak!
Ne dememi beklersiniz ki!

 

Neredeyse 6 aydır çok sevdiğim ve keyif aldığım Diyarbekir üzerine yazmaktan uzak düştüm. “AKP Okumaları” başlığı altında ya da gündem tutan güncel siyasetle ilgili en az 20–30 yazı yazdım. Bu yazıların birçoğu Yüksekova Haber'in yabancısı değil. Tabi bunların neredeyse tümü AKP Hükümetinin Kürde dair politikalarının çözümsüzlüğünde ısrarının dışa vurumu şeklinde oldu.

 

Daha önce de yazmıştım. Mesele bunları şimdi AKP'nin bütün aşikâr yüzü ortaya çıktıktan sonra değil, AKP'nin ilk okumaları gün yüzüne çıktıktan sonra yazmaktı asıl zor olan. Açık söyleyeyim, birçok insan AKP'yi “alkışlarken” ve demokratlık adına “destek olmak” gerektiğini söylerken ben yazdım. Çok da rahatım şimdi. Sağlam durup kendinden emin olmak gerek.

 

Kürt Sorunu elbette demokratik ve barışçı yollarla çözülecek. Bugüne kadar şiddetçi politikalarında kürdü yok sayarcasına politika yapanlar da yaptıklarından utanacak! “Biz ne yaptık da bu ülke koşulları ve sınırları içinde barış yoluyla çözülebilecek bir meseleyi, basiretsizliğimiz nedeniyle bu denli uluslararalılaştırdık” diyecekler eminim…

 

- Kürtçe okuyor musunuz, okuyorsanız kimleri okuyorsunuz?

 

Türkçe kadar olmasa da okuyorum. Son okuduğum yine bir memleket kitabı olan Amed Tîgrîs'in Licê kitabı idi. İsveç'te APEC Yayınevi tarafından basılmış Kürtçe yazılmış bir şehir kitabı. Licê hakkında bilmediğim birçok yeni şeyleri öğrendim. Güzel bir kitap olmuş. Hatta üzerine bir yazı da yazdım. Önümüzdeki günlerde yayınlanır.

 

- Kürtçe yazmayı düşünüyor musunuz, yazılarınız Kürtçeye çevriliyor mu?

 

Kürtçe yazmak maalesef benim için şimdilik yakın dönemde hayal gibi bir şey. Ama daha akıcı ve rahat Kürtçe okuyabilmek ve “teklemeden” konuşabilmek için gayret sarf ediyorum. Kitaplarımın Kürtçeye çevrilmesine gelince, evet çevrildi. “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir, Diyarbakır” kitabım Zeyneb Yaş tarafından Kürtçenin Kurmancî lehçesine çevrilip Diyarbakır'daki Lis Yayınevi tarafından basıldı. İsyan Sürgünleri kitabımda “Kürdistan Bölgesi Kültür Bakanlığı” tarafından Hewler'de Kürtçenin Soranice Lehçesine çevrilip Arap Alfabesi ile basılıp yayınlandı. Lis yayınları sırasıyla diğer kitaplarımı da Kürtçenin Kurmancî lehçesine çevirip yayınlayacak…

 

- Üzerinizde en çok etki bırakan kişi var mı? Kahramanınız kim?

 

Benim kahramanım halktır. Yani isimsiz kahramanlardır. Bir örnek isterseniz bundan beşbin yıl önce belki de köle gibi çalıştırılıp yaptıkları eserleri, yani Diyarbekir Surlarını insan tekinin bütün acımasızlığına rağmen bugünlere kadar taşınmasına emek veren benim en eski hemşehrilerim Hurrî-Mîtanî halkıdır. Bugün onların sadece halk olarak Hurî-Mitanîler olarak isimleri geçiyor, Amida Surlarını yapanlar olarak. Ama geriye kişi olarak o günlerden hangi egemen kalmış ki adını “kahraman” olarak telaffuz edeyim.  Sorarım…

 

- Diyarbekir'i tek kelimeyle açıklayabilir misiniz,"Amed Kâtibi" lakabına ve “Şeyhmus Diken'siz bir Diyarbekir düşünülmez” sözüne ne diyorsunuz?

 

Şehirleri ve şehirlerin yazıcılığını bir tek isme bağlamak haksızlık olur. Doğru da olmaz. Benden önce de benimle birlikte de Diyarbekir hakkında yazanlar oldu ve var. Benden sonra da yazacaklar. Hayatın ve tarihin doğası bunu zorunlu ve gerekli kılıyor. Ama insanın, isminin şehriyle birlikte anılması ve o şehir telaffuz edilirken şehirle birlikte bir yazarın isminin de kimilerince dillendirilmesi, itiraf edeyim ki; çok hoş bir duygu. Keyif verici bir duygu…

 

Diyarbekir, meydan okuyan bir şehirdir. İktidarlara karşı duruştur. Budur bu şehri ayakta tutan. Budur bu şehirden uzak düşenlerin, uzak düştükleri yerlerde kendi Diyarbekirlerini yaratıp özlem ve hasretle hayata tutunmaları…

 

- Yüreğinizi acıtan durum nedir, "sürgün her yerde yalnızdır" sözüyle ne anlatmak istiyorsunuz?

 

Sürgün vatansız ve de kimliksiz olmaktır. Kendi pabucunun hırsızı olmaktır. Bir yerli olamamaktır. Yer tutmasının önünde ciddi engeller olandır sürgün ve sürgünlük. Amidalılar kitabımı üç yılda hazırladım. Kitabı hazırlarken, 12 Eylül sonrasında Paris'te, “romantik sürgünlerin” diyarında sürgün hayatı yaşayan bir dostum anlatmıştı. Demişti ki; “Günlerce Paris teki Türkiye Büyükelçiliğinin kapısına yakın bir köşe başından kendimi pek de göstermeden gizlice elçiliğin kapısını gözetledim. İşçiler giriyordu ellerinde pasaportları ile elçilik kapısından, sonra çıkıyorlardı işlerini halletmiş olarak. Oysa ben ülkesiz kalmıştım. Paris'te kaçaktım. Ne bir ülkem vardı, ne de pasaportum. Çok acıydı çok… Türkiye'den bir gemiyle kaçmıştım. Aranıyordum. Paris'te de kimliksiz ve kaçaktım. İşte sürgünün kaderi buydu. ”

 

İşte sürgün böylesine yaralayıcı ve hırpalayıcı bir durum…

 

Bunları paylaştım 450 sayfalık Amidalılar kitabımda. Ve kitabı imzalatan bir dolu insana, ithaf olarak; “Sürgünsüz, isyansız, iskânsız hayatlara…” diye inanarak yazıp imzaladım…

 

- Sizce Doğu ve Güneydoğu'da gazeteci ve yazar olmak nasıl bir duygu? Başarılı olmak için neler yapılmalıdır? Bölgedeki gazetecileri yeterli buluyor musunuz, onlara tavsiyeleriniz neler olacaktır?

 

Gazeteci ya da bir başka meslek mensubuna “tavsiyelerde” bulunmak ne benim ne de bir başkasının “işi” olmamalı. Zaten böyle bir müdahaleyi doğru da bulmam. Sadece belki bölgeden gazeteciliğe dair birkaç kare fotoğraf çekilip sonra da bunun okumaları yapılabilir.

 

Göründüğü kadarıyla İstanbul merkezli medyaya aşırı derecede bağımlı bir gazetecilik anlayışı bölgede yürütülmeye çalışılıyor. Üstelik bu, bile bile lades demek ve ladeste yenilgiyi de, peşinen kabullenmek gibi bir şey. Her defasında “Ya hu, vallahi ben bu haberi böyle yazmamıştım. Allah kahretsin! Haber merkezinde yalnız içeriğini değil, başlığını bile değiştirmişler” diyen epeyce gazeteci tanıdım bunca zaman içinde. Ve ne hikmetse bu arkadaşlar hâla mesleklerini aynı doğrultuda ve aynı yanlışlarla sürdürüyorlar.

 

Sanırım son birkaç ay içindeydi; yine yanlış anımsamıyorsam Hakkâri'den bir gazeteci bu anlayışa karşı durmak için, tepkisini koyarak “yazdıkları, merkezde çarpıtıldığı” gerekçesiyle çalıştığı gazete ya da ajanstan istifa etmiş. İstifasının gerekçesini de kamuoyu ile paylaşmıştı. Bu gibi çok kaliteli örnekler elbette bölgede var.

 

Ayrıca egemen medyanın “yönlendirici” ve “sipariş haber” yazdırıcı mantığına karşı duran ve inadına bağımsız ve özgürlükçü gazetecilik yapanlar da var, biliyorum. Tabi yine biliyorum ki; hiç okumayan, kendi gazetesinde yine kendi haberi çıkmışsa sadece ona göz atan, merkez-taşra ilişkisinde hep güdülen olmayı kabullenen gazeteciler de var. Dikkat ederseniz ben isim vermedim. Vermem de… Ama yerel ya da ulusal düzeyde gazetecilik yapanların gazetelerini ve bölgeden yaptıkları “işleri” medya gözlemcisi olmaya da gerek yok, biraz dikkatli okur, tararsa bütün bu tarzları görebilir.

 

Aslında tabii ki, bu sadece gazetecilik cephesinden bölgenin sorunu da değil bu söylediklerim. Üç aşağı, beş yukarı genel olarak da bu ve benzer sorunlar Türkiye'de yaşanıyor. Mesele bu yanlış gazetecilik anlayışına karşı olan “Alternatif ve özgürlükçü medyaya” dâhil olmayı içselleştirerek, “İşte böyle de inadına gazetecilik yapmak mümkün” diyebilmek…

 

- Yüksekovahaber.com'un haberciliği ve habercilik alanındaki duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İtiraf edeyim ki, Yüksekova Haber'i bilmiyordum. Sanırım bir iki yıl kadar evveldi İngiltere'den gelen bir dostum söz etti. Ondan sonra da okumaya başladım. Hep soruyorum kendime yıllar önce “Hakkâri'de Bir Mevsim” ya da “O” kitapları yazılan, filmleri çekilen, “Şemdinli Röportajı” diye kitap olan, şimdilerde İhsan Çolemergî gibi Hakkâri üzerine çok güzel çalışmalar yapılan bir coğrafyadan, insan teki isteyince Yüksekova Haber gibi habere referans olabilecek çapta işleri de, demek ki çıkarabiliyor(muş)…

 

-Yüksekova Haber olarak vaktinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

 

Ben de teşekkür ediyor ve Yüksekova Haber'e uzun ömürler diliyorum. Başarılar ve selam Hakkâri'ye, Yüksekova'ya…

 

* BİYOGRAFİ 

 

ŞEYHMUS DİKEN, uzun yıllardır sivil toplum alanını kendine uğraş olarak seçmiştir. Aktif bir sivil toplumcu olan Şeyhmus Diken çeşitli sivil toplum örgütlerinde gönüllü olarak yönetici, üye ve danışma kurulu üyesi kimlikleriyle çalışmaktadır.

 

Sivil Toplum alanının dışında Kent Kültürü, Kent Kimliği ile Yerel ve Sözlü Tarih ilgi alanıdır.

 

Yazar kimliği nedeniyle Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) üyesi ve Uluslararası PEN Yazarlar Örgütü Türkiye Merkezi'nin Diyarbakır Temsilcisi'dir.

 

Şeyhmus Diken 5 yıldan bu yana her Pazar “Günün Doğusu” köşesi ile BirGün gazetesinde yazıyor. Ayrıca, www.bianet.org ile www.diyarbekir.net sitelerinde sürekli olarak yazıyor.

 

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset ve İdari Bilimler Bölümü mezunu olan Şeyhmus Diken evlidir, Dara ve Dengin isimlerinde iki oğlu vardır. Diyarbakır'da doğmuştur. İçişleri Bakanlığı bünyesinde kısa süreli mülki amirlik (üç yıl) memuriyeti 12 Eylül askeri rejimi ile son bulmuştur. Yaşamını Diyarbakır'da Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinde Başkan Danışmanı olarak sürdürmektedir.

 

Şeyhmus Diken'in yayınlanmış kitapları:

Kürdîlihicazkâr Metinler (Doruk, Ankara 1997)

Güneydoğu'da Sivil Hayat (Metis, İstanbul 2001)

Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir, Diyarbakır (İletişim, İstanbul 2002, 6. Baskı 2007)

Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım (İletişim, İstanbul 2003, 2. Baskı 2004)

Tango ve Diyarbakır (Lîs, 2004 Diyarbakır)

İsyan Sürgünleri (İletişim, 2005 İstanbul)

Türkiye'de Sivil Hayat ve Demokrasi (Dipnot, Ankara 2006)

Amidalılar, Sürgündeki Diyarbekirliler (İletişim, İstanbul 2007)

Taşlar Şahit (Lîs Yayınları, Diyarbakır, 2008)

 

Kürtçe Baskılar

Diyarbekir, Bajarê Ku Razên Xwe Ji Bircên Xwe Re Dibilîne (Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir: Diyarbakır kitabı, Kürtçenin Kurmancî lehçesine çevrilerek, Lîs Yayınları arasından çıktı. Çeviri:  Zeynep Yaş, Diyarbekir, 2006)

Dûrxirawekanî Raperîn (İsyan Sürgünleri Kürtçe'nin Soranî lehçesine çevrilerek Herêma Kurdistan Wezareta Rewşenbîrî Yayınları ve Bîr Yayınları'nın ortak kitabı olarak çıktı. Çeviri: Feyzullah Brahîm Xan, 2007) 

Bu haber toplam 14091 defa okunmuştur

Gönlümüzün Kaymakamı
 // Murat Baturay
Yurtsever kişiliğinden dolayı kaymakam yapılmamış değerli şahsiyet Şeyhmus Diken gönüllerimizin kaymakamı olarak hep varolacaktır.Yazılarını her daim büyük bir keyifle okuduğum ilkeli,dürüst ve sevecen bir insandır.Kendisi hayatımda her zaman örnek aldığım bir kişi olarak kalacaktır.Diyarbekir halkı kendisine müteşekkirdir....
09 Haziran 2008 Pazartesi 21:50
diyarbakırlı
 // mehmet
evet diyarbakır yıllardır uygulanan asimilasyonun tek hedefi olmuştur ama hiçbir zaman inancını yitirmemiştir......
15 Mayıs 2008 Perşembe 23:39
Sizi seviyoruz.
 // Geverli Süleyman
Şeyhmus beyi Yüksekova Haber'de yayınlanan yazılarından takip ediyorum. Gerçekten çok gerçekçi ve bilgilendirici yazılar yazıyor. Kendisini kutlarım. Yazılarınızı zevkle takip etmeye devam edeceğim... Saygılar......
15 Mayıs 2008 Perşembe 23:31


 
ANKET
12 Eylül 2010'da yapılacak olan 'Anayasa Değişikliği Paketi' referandumunda tercihiniz ne olacak?