

Harun Tekin'le söyleşi
İRFAN AKTAN / YENİ AKTÜEL
12 Eylül Darbesinin 29'uncu Yıldönümünde Belki De En Anlamlı Tartışma, Darbeye Doğan Çocukların Şimdiki Hissiyatları Üzerinden Yürütülebilir. 29 Yıl Önce Gerçekleşen Darbenin Yıkımlarını, O Darbenin Soğuk Yüzüne Tanıklık Etmeyen 1980 Doğumlular Nasıl Yaşadı, Yaşıyor? Ebeveynler, Neden Çocuklarına Darbe Sırasında Yaşadıklarını Anlatmaktan İmtina Etti? Bunun Faydaları Ve Zararları Nelerdi? Türkiye'nin Parlak Rock Grubu Mor Ve Ötesi'nin Vokalisti, Darbe Sırasında Henüz Üç Yaşında Olan Harun Tekin, Geçtiğimiz Günlerde Bir Konser Sırasında Kenan Evren İçin "tek Ricamız, Yargılanmadan Önce Ölmemesi. Onunla Daha İşimiz Var" Deyince Çeşitli Düzeylerde Tartışmalar Yapıldı. Tekin'le Buluştuk Ve Kenan Evren'le "görülecek Hesabı", Türkiye'de Militarizmi, Darbeleri, Şu Anda Darbeyle Aynı Yaşta Olan Gençleri Ve Türkiye'nin İçinde Bulunduğu Politik Sarmaldan Kurtuluş Yöntemlerini Konuştuk…
1977'de doğduğun için 12 Eylül darbesinin tanığı değilsin. Buna karşın Kenan Evren'e yönelik öfkeni nasıl tarif ediyorsun?
Öncelikle 12 Eylül'ü tamamen Kenan Evren'in üzerine sabitlemek hedef şaşırtma maksatlı olabiliyor. Oysa darbenin tek müsebbibi o değildi. Ama Evren, bütün organizasyonun başındaki adam olarak bir sembol. O yüzden yargılanması da sembolik bir anlam ifade eder. Yoksa onun bu yaştan sonra hapse atılması beklenmiyor. Evren'in yargılanması, halkın vicdan sızısını biraz olsun dindirebilir. Konserlerde söylediğimiz şeylerin bu kadar konuşulması da enteresan, çünkü benzerlerini yıllardır söylüyoruz.
- Halkın vicdanından kastın ne?
Birkaç yıl önce Abbas Güçlü'nün televizyon programına konuk olan Evren, yüzlerce üniversite öğrencisinden alkış almıştı. Bunu izlerken yaralananları kastediyorum. Onun yargılanması, 12 Eylül konusunda hiçbir fikre sahip olmayan gençler için de öğretici bir süreç olabilir.
- Evren'i cumhurbaşkanı da yapan 1982 Anayasası oylamasında yüzde 92 "evet" oyu çıkmıştı. Seçmenler, 12 Eylül'e tanık olan insanlardı. "Halkın vicdanı", o referandumda tebarüz etmedi mi?
"Hayır" oyunun zarfın içinden göründüğü, baskı altında yapılan bir oylamaydı 1982'deki. Ayrıca insanlar bir anlamda cuntacıları kandırdılar! "Siz uzaklaşıp gidin de, ne olursa olsun" diyerek de oy verdiler. Eğer sandıktan yüzde 92 "hayır" oyu çıksa, cunta başta kalmaya devam edecekti muhtemelen.
- Evren'in desteklediği Özal'ın galibiyeti, darbenin ikinci kez onayı olarak değerlendirilemez mi?
O konudaki rivayet muhtelif. Evren'in '83 seçimlerinde açıkça desteklediği Turgut, Milliyetçi Demokrasi Partisi lideri, emekli orgeneral Turgut Sunalp'ti. Seçimlerden bir gece önce Evren, televizyonda oyların Sunalp'e verilmesini istiyor ama Özal'ın ANAP'ı çıkıyor sandıktan.
- Fakat Sunalp, daha sonra Evren'in bu açık destek maksadının Özal'ı zirveye çıkarmak olduğunu söyleyecekti…
Bunu duymamıştım.
- 12 Eylül, senin hayatında neler değiştirdi?
En iyi bildiğimiz şeyden, müzikten bakalım olaya: 1975 yılına ait bir şarkıyı arşivden rastgele seçip dinleyelim. Sonra da 1985'e ait bir parça dinleyelim. Bu iki parça arasındaki tuhaf kalite farkı bizi şaşırtacaktır. Darbe, müzik üretiminde ve kalitesinde bile inanılmaz bir gerilemeye yol açtı. Ve daha neler neler. Üniversiteler darbeyi çok sert yaşadılar örneğin.
- Dünyada da 1980'lerin kültürü, "kalitesi", önceki dönemlere nazaran çok daha yavan, geri ve "kimliksizdi" sanki…
Evet, sanki bütün dünyanın içme sularına bir şeyler katılmış ve zevksizlikler zevk bellenmiş o dönemde. Ama Türkiye'de insanlar idam edildi, işkenceler yapıldı, siyaset tehlikeli addedildi; ayrıca birsürü müzisyen ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Sonuçta askeri darbe bir toplumun dokusuyla oynamaktır. Bunun bir bedeli olmalı. Ama ne yazık ki darbeciler bu bedeli ödemek yerine bizlere ödettiler. Darbecilere karşı toplumdan neden güçlü bir "hayır" tepkisi çıkmadığını da konuşmak lazım elbette. Ama olay 27 Mayıs'a uzanıyor. Seçilen ilk başbakanı 10 yıl içinde asmak, kolektif bilinç üzerinde nasıl bir etki yaratmış olabilir? Bu bile yeteri kadar ürkütücü değil mi? Kamplaşmaları sertleştiren, kutuplaşmaları derinleştiren toplumsal yapı, elbette bu tür travmaların mirasını devralıyor. Hep İkinci Cumhuriyet tartışması yapılıyor ama anayasaları düşündüğümüzde aslında biz Dördüncü Cumhuriyet'i tartışıyoruz. Ayrıca son anayasaların yapılışında kurucu irade, askerî bürokrasi. Dolayısıyla toplumsal uzlaşı denen şey, aslında askerî uzlaşı oluyor.
- Evren, 12 Eylül'den bu yana istikrarlı bir biçimde her tür ihtilafın halk oylamasına götürülmesini istiyor. Darbecilerin yargılanması tartışmaları için de yanıtı bu oldu: "Halk karar versin". Toplumda travma yaratan bir insan, topluma nasıl bu kadar güvenebiliyor?
Kenan Evren o kadar vasat ki, onu oğul Bush'a benzetiyorum. Onun da ilk seçilişinde bir çeşit darbe vardır diyen az değil bu arada. Hayatını altüst ettiğin toplum, seni kurtarıcı olarak görebiliyor. Kenan Evren'de vasatı kutsayanlara çekici gelen bir "şeytan tüyü" var. Ayrıca onun halkoyu anlayışı da şudur: Soruları devlet belirler, halk ya evet ya da hayır der! Oysa soruları siyaset belirliyorsa, o zaman demokratik bir işleyişten söz edebiliriz.
- Adnan Menderes'ten günümüze kadar -belki Ecevit hariç- hep "halkın diliyle" konuşan, "vasat" liderler başbakanlık yapmadılar mı?
Bir politikacının halktan olmasında problem yok. Bu kimseyi vasat da yapmaz. Ama insanların, halktan geldiklerini vurgulayarak halkı aldatmaları bir problem. Bir cunta liderinin elinde kutsal kitapla halkı ikna etmek için miting yapmasıysa, koca bir problem mesela.
- Bülent Somay bir makalesinde bazı sol akımların halka güvenmemesini, Kenan Evren'den daha tehlikeli bulduğunu söylüyor...
Halktan bir yekpare özne olarak bahsetmek de zor aslında. Son iki-üç yılda yaşananları düşününce Somay'a hak veriyorum doğrusu. Halka güvenmek gerek, teori bir yana, örneğin 2002 seçiminde koalisyonu tasfiye ederken halk haksız mıydı? Halktan korkan sol olur mu?
- Sence Evren'in yargılanması halkoyuna sunulsa, 1982'den farklı bir sonuç çıkar mı?
Önemli bir insan grubu, yargılanması yönünde oy toplamaya çalışır. Ben de onlara elimden gelen yardımı yaparım. Ben mahkeme kurup adamı içeri tıkmaktan söz etmiyorum. Darbe yaşamış onlarca ülke var ve hepsi de bu süreçle yüzleşirken olgunlaşıyor. Biz ise bu yüzleşmeyi hiç yaşamadık. O yüzden de olgunlaşamadık ve darbeciler tekrar tekrar ortaya çıkma cüreti bulabiliyorlar.
- 12 Eylül olmasa, senin hayatın nasıl olurdu?
Darbeciler, "anarşi ve terörü" bitirmekle övünürler. Belki darbe olmasa, yıllar sonra bir pastanede bu çatışmalardan birinin kurbanı olabilirdim. Ama bu, darbecilere bazı sorular sormamızı engellemez. Neden 11 Eylül'de her yer kan-revan içindeyken 12 Eylül sabahı, pat diye kesildi bu çatışmalar? Evren'in, "darbe yapmak için bir yıl koşulların olgunlaşmasını bekledik" açıklaması ne anlama geliyor? O bir yıl boyunca, koşulları olgunlaştırmak için neler yaptılar? Çatışmalar darbe olmadan, işkenceler olmadan da engellenemez miydi? Darbe olduktan sonra şiddet ve korku başka formlar altında sürmedi mi? Ayrıca tarafları birbirine vurdurtan güçlerle darbeciler arasında bir ilişki var mıydı, yok muydu?
- O halde sağ ve solun çatışması bu kurgunun bir parçası mıydı?
Çatışmanın kendisi değil belki ama aldığı hâlin etkiye açık olduğu ortada.
- Ailen 12 Eylül'den nasıl etkilendi?
Bunu ailemle oturup konuşma şansım olmadı gerçekten.
- Darbeden sonraki kuşağın önemli bir bölümü, darbede ne olduğunu ebeveynlerinden öğrenemedi. Hapse giren anne-babalar, işkence görenler, kaçak hayatı yaşayanlar, tüm bu bilgileri neden çocuklarından gizledi? Neden çocuklarını politikadan uzak tuttular?
Her şerde vardır bir hayır. Biz, darbeyle 20'li yaşlardan itibaren ilgilenmeye, buna tepki duymaya başladık. Eğer darbe bilgisi bize 10'lu yaşlarımızda aktarılsa, daha mı iyi olurdu, emin değilim. Ama tabii darbe konusunda bilgi edinemeyen çocukların büyük bölümü de Kenan Evren'i "resim yapan eski lider" olarak tanımaya devam etti.
- "12 Eylül'le yüzleşemediğimiz için darbeciler her seferinde ortaya çıkma cüreti gösteriyor" dedin. Ergenekon yapılanması bunun bir tezahürü mü?
Muhtemelen öyle. Ama hükümet, zamanında bu yapının üstüne gitmedi. Ne zaman ki bu makinenin kendisini de öğüteceğini anladı, o zaman harekete geçti. Fakat bunu da ilkesel bir tavırla değil, var kalma refleksiyle yaptı. Yine de iyi ki böyle bir dava var. İlk defa oluyor bu, ve caydırıcı olduğunu düşünüyorum. Ama keşke süreçteki sakarlıklar olmasa ve bu davanın daha demokratik bir Türkiye için prensipte hayırlı olduğu etrafında daha geniş bir uzlaşı olabilse.
- Ergenekon süreci, tek tek hanelerde bile kutuplaşma yarattı. Sen, kişisel hayatında böyle bir olay yaşadın mı?
Elbette yaşadım. Ama bu kutuplaşmanın bir tarafında duranlar, öbür taraftakilere düşman, öcü olarak bakarsa, toplumun ruh sağlığı bozulur, bozuluyor da. İnsanların arkadaşlarını hatta sevgililerini bu yüzden terk etmeye başladıkları bir ortam hiç de hayra alamet değil.
- Neden?
Çünkü insanlar birbirleriyle konuşamıyorlar, tartışamıyorlar. Ultra özgürlükçü olduğunu savunanlar dahil, insanlar kendilerinden farklı düşünenlere karşı saldırgan davranıyorsa, anlayışta bir sakatlık var demektir. Sadece ak ve kara varsa, gri bölge yoksa demokratik bir anlayış da yoktur. Ergenekon sürecini hayırlı görenler sadece AKP sempatizanları değil ki! Aslında 12 Eylül öncesi sağ-sol kutuplaşmasına benzer bir süreç yaşıyoruz. Bir farkı, darbe planlayanların bu sefer başarıya ulaşamamış olmaları. Eğer Hrant Dink, Rahip Santoro ve Malatya'daki cinayetler aynı hızla sürseydi, 12 Eylül öncesi dönemi tekrar yaşıyor olabilirdik. Dolayısıyla Allah korusun, Ergenekoncular açısından "süreç olgunlaşmış" olabilirdi.
- Ergenekon meselesi neden bu kadar sert bir kutuplaşmaya neden oldu?
Askerî bakış açısıyla toplumsal konular tartışıldığında, farklı düşünenler düşman gibi görülebilir. Asker, muhtemel düşmanlara karşı var sonuçta. O yüzden militarist bakış, sıkça düşmanlıktan söz eder. Elinde çekiç olan, her şeyi çivi olarak görüyor.
- Demin ara verdiğimizde, fotoğrafçı arkadaşımız, "Harun Tekin gibi her kesimden hayranı olan bir müzisyenin, kendisi açısından tehlikeli olan bu konuları konuşmasını anlayamıyorum" dedi…
Ben bu konularda konuşmanın riskini aklıma bile getirmiyorum doğrusu. Bu ülkedeki politik süreçlerden hiçbir sanatçı kendisini ayrıştıramaz. Bu bizim de hayatımız.
- Gogol Bordello grubu Türkiye'ye bir konser için geldi ve dönüşte de Sulukule'deki kentsel dönüşüm projesine tepki olarak bir şarkı hazırladı. Niye Türkiye'de popüler müzisyenler, bu tür sosyal sorunları pek sanat konusu yapmıyorlar?
Bu alandaki üretim size hiçbir zaman yeterli gelmeyebilir, fazla da gelebilir. Bu, beklentilerle ilgili. Ama bu konularda şarkı yapmak her zaman daha zordur. Mesela Tarlabaşı'yla ilgili şarkı yapmaya çalışmak, birtakım handikaplar barındırıyor. Didaktik olma riskiniz vardır. Bir şarkı didaktik olacağına, olmasın daha iyi. Ayrıca Sulukule hakkında şarkı yapmak Gogol Bordello için daha kolayken, bizim için zor. Çünkü biz ona dışarıdan bakamıyoruz.
- 2003'teki "Savaşa Hiç Gerek Yok" şarkınızda didaktik olmama kaygısı var mı? Neden "savaşa hayır" demediniz o şarkıda? "Savaşa Hiç Gerek Yok", "savaş olabilir ama gereği yok" gibi bir anlam içermiyor mu?
Tabii ki hayır. Biz o şarkıyı, teskereyi geçirmemeleri için parlamenterlerin vicdanına seslenmek ve tarihe not düşmek için inanılmaz bir hızla yaptık. Savaş karşıtı hareketlerde hümanist ve politik olmak üzere iki damar var. O şarkı, her iki damarın ortasından sesleniyordu.
- Müzik endüstrisinin şu anki hali, sizin gibi ünlü grupları daha yumuşak perdeden muhalefet yürütmek zorunda bırakıyor mu?
Kesinlikle hayır! Biz şarkımızı yapıyoruz, endüstri ondan sonra devreye giriyor. Eğer bir otosansür varsa müzisyenlerde, bu, endüstriden, şirketlerden, organizatörlerden değil, devletten çekinmelerinden kaynaklanıyordur. Ayrıca Mor ve Ötesi olarak biz, popülerleştikçe politikleştik. Popülerleşmeden önce biz, toplumsal sorunlara dair fikirlerini kendine saklayan bireylerdik.
- Ergenekon davasında ismi ön plana çıkanlardan biri de Yalçın Küçük'tü. Sizin de daha önce Küçük'le yakın ilişkiniz olduğunu biliyoruz. O zaman nasıl oldu da yakınlaştınız ve sonra ne oldu da ilişkiniz koptu?
Bizim 2003 ve 2004'te tanışıklığımız ve iki-üç görüşmemiz oldu Yalçın Küçük'le. Bunlardan birinde de onun bir kitabındaki üç cümleyi "Dünya Yalan Söylüyor" albümümüze almak istedik. O da buna izin verdi. Fakat Yalçın Küçük, o sırada da fikirlerimiz genel olarak uyuştuğu için değil, eksantrik, değişik konularda değişik fikirleri olan bir insan olarak hayatımıza girdi. Daha sonra onun birçok fikrinin bize çok uzak olduğunu, hayata çok farklı baktığımızı gördük. Biz de yol aldık ve üç-dört sene öncesinden itibaren zaten hiçbir iletişimimiz kalmadı. 2007'deki seçimlerde Baskın Oran ve Ufuk Uras'ı desteklerken, politik hattımızı açıkça ilan etmiştik. Davulcumuz Kerem Kabadayı, Küresel BAK'la sayısız eyleme katılmıştır, Burak Güven, BarışaPedal çevirmiştir, şu anda durduğumuz yer konusunda fazla tereddüde mahal yok.
- Popülerleştikçe politize olmanızın sebebi neydi?
Kalabalıklarla buluştukça, o kalabalıkların hâlleri ve sorunlarıyla daha fazla haşır neşir olmaya başladık. Galiba birazcık büyüdük ve olgunlaştık. Biz her zaman daha iyi müzik yapmakla mükellefiz. Gücümüz yettiği kadar müzikle, henüz konuşulamayan, söze indirgenemeyen bir şeyle uğraşıyor olacağız. Ama politikayla daha fazla ilgilenmemiz gerekiyor mu, bundan çok emin değilim. Şu anda söyleşi yaptığımız konunun da çok meraklısı değilim doğrusu. Ama doğru bulduğum fikirler konusunda cümle kurmayı da seviyorum. Bu röportaj mesela, konserde edilen bir cümlenin ardından yapılıyor. Ama esas olan, o gece 15 bin kişi, iki buçuk saat boyunca beraber şarkı söylediğimiz. Türkiye'de sanatçılar, müzisyenler, bırakın siyasi görüşlerini, hangi takımı tuttuklarını bile söylemekten çekinirlerdi. Eh, böyle bir ortamda, bırakın bir müzik grubundaki bireylerin de değişimden korkmayan tavırları olsun.
- Şu sıralar neler okuyorsun?
Milliyetçilikler üzerine bir yüksek lisans tezi hazırlıyorum. Bunun için birtakım okumalar yapıyorum. Bunların arasında Umut Özkırımlı, Tanıl Bora gibi bu konuyla çok haşır neşir olan entelektüellerin çalışmaları da var, yurtdışında yayımlanan bazı çalışmalar da. Ama bu konuyu çalışırken, diyalog ihtimallerini de araştırdığım için Habermas da okuyorum.
- Frankfurt Okulu'nun yaşayan son üyelerinden Habermas yıllar önce Türkiye'ye hoşgörü ve tolerans üzerine bir konferans vermek üzere geldiğinde bazı kesimlerce eleştirilmişti. "Hoşgörü" ve "tolerans" kavramlarının sorunlu olduğunu sen de düşünüyor musun? AKP'nin "Kürt açılımına" yönelik tepkiler bağlamında bu kavramları nereye koyarsın?
Tolerans veya hoşgörü yerine anlayış, ya da ortak anlayış üzerinde durmalı galiba. Biz toplumca bazı hastalıkların pençesindeyiz ve kendimizi iyileştirme yolunda her ufak çaba saygıdeğerdir, kimden gelirse gelsin. İyileşmemiz gerek.
- Peki, şu an CHP veya MHP'nin yaptığı gibi, böylesi bir açılımı bir kesim toptan reddediyorsa, o zaman demokratik bir açılımın yapılmaması daha mı doğru?
Elbette hayır. Ama böyle bir durumda ne yapmalı, bilemiyorum doğrusu. Burada Deniz Baykal'a hatanın büyük payını yazmak gerekiyor. Onu büyük korku ve dehşetle izliyorum.
- Ferhat Kentel, Meltem Ahıska ve Fırat Genç'in TESEV için yaptığı araştırmada, Türkiye'deki milliyetçiliklerin sınıfa, sosyal pozisyonlara göre değiştiği vurgulanıyor. Sen yaptığın okumalardan nasıl bir sonuç çıkarıyorsun?
O araştırmada milliyetçiliğin farklı katmanlarda farklı algılandığı ortaya çıkıyor. Çankırı'da yaşayan biri, Çankırı milliyetçisi olduğunu söyleyebiliyor mesela. O yüzden kimse Türkiye'de tek başına milliyetçilerin partisi olduğunu filan iddia edemez. Çünkü o zaman kalkıp "hangi milliyetçilerin partisisin" diye sormak lazım. Türkiye'de her milliyetçi, Kürt açılımına karşıdır diye bir şey yok mesela. Dolayısıyla tüm milliyetçi yorumlara farkları gözeterek, sakince yaklaşmak lazım. Ama sonuçta tüm milliyetçiliklerde ötekileştirme ve düşmanlaştırma potansiyeli bulunduğunu söyleyebiliriz.
- Tanıl Bora, son kitabı "Medeniyet Kaybı"nda, milliyetçiliğin giderek daha faşizan, hatta ırkçı eğilim gösterdiği tespitini yapıyor…
O kitaptaki pek çok tespit beni etkiledi. Gerçekten de milliyetçilik, üzerine oynandığında, tehlikeli bir akım haline gelebiliyor. Ama ben hep şunu soruyorum, "ne yaparsak, korktuğumuz şey başımıza gelmez?" Buna yanıtım şu: "Diyalog"! Aksi halde kalabalıklaşabilecekken, daha da yalnızlaşabiliriz.
- Söyleşi boyunca sadece siyaset konuşmak seni rahatsız etti mi?
Sanatçılar, müzisyenler bazen sadece siyaset de konuşabilir. Ama bu söyleşiden sonra bazı insanlar çıkıp "Yahu bu adam müzisyen değil miydi" diye soracaklar. Fakat bence sorun yok; bu sefer de böyle olsun. Yeni albüm yolda nasıl olsa. O zaman da müzik konuşuruz!















sözün özü görmek isteyene her şey açıkça ortada kim halkın içine inemiyor kim halkı destekliyor......